Fener Patrikhanesi’nin Ökümeniklik İddiası Kutsal Kilise Kanunlarına ve Tarihî Gerçeklere Aykırıdır

8 Mayıs 2014 tarihinde tarafından eklendi.

Fener Patrikhanesi’nin Ökümeniklik İddiası Kutsal Kilise Kanunlarına ve Tarihî Gerçeklere Aykırıdır 

Bu Araştırmanın Amacı ve Önemi:

İnsanlık tarihi boyunca din ile politika içice olmuştur. Zaman zaman din politikaya alet edilmiş, zaman zaman da politika dine alet edilmiştir. Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra; genel olarak dinin politika üzerindeki etkisi azalmıştır.

Ancak, bu demek değildir ki, din tamamen bir kenara itilmiş ve insanların sadece vicdanlarında yaşayan bir duygu olarak devam etmektedir. Batılı politikacılar siyasi hedefleri için ihtiyaç duyduklarında, hiç tereddüt etmeden dini ve dinî müesseseleri dün olduğu gibi bugün de gündeme getirmektedirler.

Batı’nın şu andaki hedefinin ilk basamağı, Fener Patrikhanesi’ni ökümeniklik (evrensellik) statüsüne kavuşturmaktır. Bu masum (!) ve dinî inançlara saygıdan kaynaklanan talebi Türkiye’ye kabul ettirdikten sonra, ikinci basamak olarak İstanbul’u, bir dünya metropol şehri (Konstantinople ismiyle) konumuna getirmektir.

Hedefin birinci basamağıyla Fener Patriği ve ruhanileri, T.C. kanunlarının vasâyetinden kurtulacak, dünya vatandaşı statüsünü kazanacaklardır.

İkinci basamakla da, İstanbul üzerinde Türkiye’nin hükümranlık hakkı tartışma konusu yapılacaktır.

Bu iki basamağın amacı ise, üçüncü basamakla Fener Patrikhanesi’ne “Vatikan statüsü” kazandırmaktır. Bunun neticesi ise İstanbul dahil, tüm Trakya’nın Türkiye’nin elinden çıkması ve tarihî Bizans’ın inşasıdır. Kapalı kapılar arkasında Türkiye’ye yapılan telkinler tahminî olarak şu mealdedir:

“XXI. yüzyıla gererken tüm dünya insan haklarına harfiyyen riayet etmelidir. Bunun başında da dinî inançlar gelir. Dinlerden ve dinî kurumlardan artık korkmamak lazımdır. Kilise, artık modern dünyada bir daha Orta Çağ’daki etkinliğine kavuşamaz. Fakat dünya durdukça da insanlar inançları ile beraber yaşayacaklardır. Biz yönetcilere düşen, insanlığın bu kutsal değerlerine saygı göstermektir. Bugün Vatikan’ın statüsünün insanlığa ve özellikle İtalya’ya ne zararı vardır? Vatikan, İtalya’nın içinde “sembolik bir devlettir. Kendine ait bayrağı, marşı, parlementosu vs. vardır. Ama gerek içte ve gerekse dışta İtalya’ya en ufak bir zararı yoktur.

Papanın devlet başkanı statüsünde olması, yaklaşık beşyüz milyonluk Katolik dünyasının onurunu korumaya matuftur. Papa tüm dünya ülkelerinde yaşaşan Katolikleri zaman zaman ziyaret etmektedir. Papanın bu ziyaretlerinde, kendini bilmez bir görevlinin saygısız tavrıyla karşılaşması, tüm Katolik dünyasını rencide edecektir. İşte bu tür şeylerin önüne geçmek için, Vatikan’a “devlet”, papaya da “devlet başkanı” statüsü verilmiştir. Kısacası, burada hedef masumane ve insancıldır. Art niyet aranamayacağı gibi, İtalya’ya da en ufak bir zararı yoktur, aksine faydası vardır. Binaenaleyh, Ortodoks Kilisesi de hristiyan aleminin ikinci büyük mezhebidir ve dünyada yaklaşık ikiyüz milyona yakın Ortodoks vardır. Bu ikiyüz milyona yakın Ortodoks aleminin ruhani başı da Fener patriğidir. Onun bir ilçe kaymakamına bağlı olması, zaman zaman uygunsuz tavırlarla karşılaşması ihtimali, bu ikiyüz milyonluk Ortodoks dünyasının dinî inançlarını rencide eder. Bunu önlemenin yolu da patriğin statüsünü tarihî geçmişine uygun duruma getirmektir. Bu talep tamamen dinî inançlara, insan haklarına saygıdan kaynaklanmaktadır ve Türkiye’nin de bundan en ufak bir şekilde zarar görmesi sözkonusu değildir. Aksine Türkiye Batı ülkelerinde ve özellikle Ortodoks dünyasında müsbet puanlar toplayacaktır…”

Yukarıda özetle verdiğimiz tezler, genelde masumane düşüncelerdir. Akla ve mantığa da uygundur. Vatikan’daki uygulama da, gerçekten İtalya’ya zarar değil, fayda sağlamaktadır.
Nitekim Batılı devletler bu düşüncelerini gerçekleştirmek için ilk adımlarını atmış; 20 Nisan 1994 tarihinde Fener patriği Dimitri Bartolemeos Avrupa Parlementosu’na “ökümenik patrik” sıfatıyla davet edilmiş ve burada devlet başkanlarına has protokolle karşılanmıştır. Strasbourg’da Avrupa Parlementosu’nda yaptığı konuşmada da “Ökümenik Konstantinople patriği!” diye takdim edilmiştir.

Tüm bu gelişmelere karşı Türkiye sessiz kalmış ve hiçbir girişimde bulunmamıştır. Bu kısa bilgilerden sonra gelişmelerin siyasi tarafını ilgililere bırakarak bu araştırmamızda konuyu, dinî ve tarihî gelişmeleri açısından ele alıp incelemeye çalışacağız; çünkü “ökümenik” sıfatı, siyasi değil, dinî bir sıfattır. Fener Patrikhanesi’nin böyle bir sıfatı kullanması kutsal kilise kanunlarına, ökümenik konsillerin kararlarına kaykıdır. İkibin yıllık hristiyan teolojisini ayaklar altına almaktır. Kanaatimizce, siyasi baskılar kalktığı anda başta Roma Kilisesi olmak üzere, Süryani, Ermeni, Nasturi, İskenderiye ve Rus Kiliseleri de ayağa kalkacaklardır.

Şimdi, Fener Patrikhanesi’ne “ökümeniklik” sıfatının “dinî açıdan” niye verilemeyeceğini, bilimsel olarak ele almaya çalışalım.

Hristiyan aleminde ilk ökümenik konsilin toplanışı ve ökümenik patriklerin tesbit ve tescili

Hz. İsa hayatta iken ne yeni bir dinden, ne de bir kiliseden bahsetmişti. O, üç yıllık tebliği döneminde Musa şeriatını tekellerine alan hahamlarla mücadele etmişti. Kendisi adeta Musa şeriatının bir reformatörü gibi hareket ediyordu. Etrafına toplanan havarileri de, havraya devam eden, Tevrat’a sıkı sıkıya bağlı yahudilerdi.

İsa’nın dünyadan ayrılışından sonra, onun düşünceleri Kudüs dışına taştı. Tamamen bir Yahudi mezhebi olarak algılanan bu düşünce, daha sonraları belirtici bir özellik olarak “İsa’nın taraftarları” anlamında “Christian/Mesihî” lakabıyla yayılmaya başladı.

Roma dünyasında yayılan bu yeni dinin misyon merkezi tabiatıyla Kudüs’tü. Ancak 70 yılında Kudüs’ün Titus tarafından tahrip edilmesiyle misyon merkezleri Suriye ve Anadolu bölgesi için Antakya’nın, Filistin, Mısır ve Kuzey Afrika için İskenderiye’nin, Avrupa eyaletleri için de Roma’nın eline geçti. Geleneksel kilise itikadına göre bu üç kilise Kudüs’ten sonra en eski kiliseler olup, havariler tarafından kurulmuştur;  yani “apostolic” kökenlidirler.

Hristiyanlık hızla yayılmaya başlayınca, II. yüzyıldan itibaren, devletin geleceği için tehlikeli sinyaller vermeye başladı.

Önceleri mahalli kovuşturmalarla başlayan hareketler, zamanla devletin ülke genelinde Hristiyanlığa karşı sert tedbirler almasını kaçınılmaz bir zaruret haline getirdi. Böylece devletle-kilise arasında üç asır süren bir ölüm kalım savaşı başladı. Yüzbinlerce insanın hayatına malolan bu mücadelede, devlet Hristiyanlığı yok edemeyeceğini anlayınca, ondan yararlanmayı düşündü.

313 yılında Büyük Kostantin, bacanağı Licinius ile anlaşarak Hristiyanlığa diğer dinler gibi bir hürriyet bahşeden meşhur Milano Fermanı‘nı yayınladı. Arkasından Kilise’yi resmî korumaya aldı ve ona birçok imtiyazlar bağışladı. Bu müsamaha, koruma ve imtiyazlar neticesinde Hristiyanlık tüm imparatorlukta en güçlü din haline geldi.

Şüphesiz Büyük Kostantin gibi dirayetli ve ileri görüşlü bir devlet adamı için önemli olan Hristiyanlık değil, devletin bekası ve siyasi hedeflerdi. II. asrın başından itibaren tüm Roma imparatorlarının Hristiyanlığa karşı yürüttükleri baskı ve takibatların, hatta kitle katliamlarının hiçbir netice vermediği görülmüştü.

Ayrıca devletin başkentini Doğu’ya nakletmenin ve buna rağmen “Hristiyan düşmanı bir tutum” izlemenin mümkün olamayacağında da şüphe yoktu. İşte bu düşünceler ışığında Büyük Kostantin ülkede siyasi birliğin yanısıra dinî birliği de Hristiyanlık sayesinde temin edebileceğini düşünüyordu.

Kilise, Milano Fermanı’yla devletle barışınca bu sefer kendi içine döndü. Özellikle “Hz. İsa’nın tabiatları” hususunda kiliseler arasında çıkan teolojik tartışmalar, ülkede dinî birliği yok ettiği gibi siyasi birliği de tehlikeye düşürüyordu.

Büyük Kostantin hem kiliseler arasındaki bu teolojik ihtilafları gidermek hem de kiliseleri bu başıbozukluktan kurtarıp, ciddi bir organizasyona tâbi tutmak için 325 yılında hristiyan aleminin ilk ökümenik konsilini İznik’te topladı. Bu konsilde, başta Aryanizm olmak üzere tüm heretik düşünceler mahkum edildi. Her kilisenin elinde farklı farklı metinler ihtiva leden İndiler imha edilerek dört tanesi “canonic” olarak tescil edildi. Ayrıca bugün tüm hristiyan aleminin “âmentüsü”nü teşkil eden iman ilkeleri de bu konsilde kabul edildi.

Bu temel işlemlerden sonra, sıra en önemli konu olan kiliselerin organizasyonuna geldi. Elbette ki Büyük Kostantin’in en büyük emeli imparatorlukta sağladığı siyasi ve askerî birliği, ülkede iç huzur ve dinî birlik ile takviye etmekti. Bunun için de kiliseleri, vicdanlara hitap eden, resmî denetimden uzak dinî bir kurum olmaktan kurtarıp, devletin denetiminde bir statüye kavuşturmak gerekiyordu. Böylece ülke idaresinde kabul edilmiş olan eyalet yönetimi modeli, kiliselere de uygulandı.

Konsilin 6. maddesi ile hristiyan alemi başlıca Roma, İskenderiye ve Antakya diye üç ökümenik patrikliğe bölündü. Buna göre Roma tüm italya ve yakın çevresi üzerinde, İskenderiye Mısır ve Birleşik Eyaletler üzerinde, Antakya ise Suriye, Anadolu (İstanbul dahil) ve Doğu üzerinde söz sahibi olacaktı. Bu üç patriklik bölgesinin yanısıra Kudüs’ün mazisi ve manevi üstünlüğü gözönüne alınarak, ona da “şeref payesi” verilmiş, fakat idari yönden yine Antakya Kilisesi’ne tâbi kabul edilmiştir.

Görüldüğü gibi, bu ilk ökümenik konsilde, üç ökümenik patriklik tesbit ve tescil edilmiştir. Bu tesbitte ölçü olarak da, bu kiliselerin “havariler tarafından” kuruluşu, yani “apostolic kökenli” olmaları kriter olarak gözönüne alınmıştı. İstanbul başkent olmasına rağmen, böyle bir kriterden yoksun olduğu için, kendisine bu statü verilememiş ve Hereclea Metropolitliğine bağlı sıradan bir episkoposluk kabul edilmiştir.

Bu ilk ökümenik konsilin kararları tüm hristiyan alemi gibi, İstanbul Fener Patrikliği tarafından da tartışmasız kabul edilmektedir.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Osmanlılar Döneminde Çıkarılan Gazeteler