Hukuk Alanında Yapılan İnkılaplar

26 Ocak 2014 tarihinde tarafından eklendi.

Hukuk Alanında Yapılan İnkılaplar

Hukuk; kelime olarak haklar, hakikatler demektir ve kavram olarak kanunların verdiği haklar anlamında kullanılır. Bu noktada hukuk, adaletin temin edilebilmesinin temel şartıdır. Adaletin olmadığı bir devletin var olması ve yaşayabilmesi mümkün değildir.

Hukuk aynı zamanda; devletlerin birbirleri ve fertlerle olan her türlü ilişkileriyle, fertlerin birbirleri ve devletle alan her türlü ilişkilerini düzenleyen ve toplumun huzur ve güven içerisinde yaşamasını temin eden kurallar zinciridir. Bu sebeple, hukuk kurallarının daima toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi ve geliştirilmesi gereği vardır.

Osmanlılar döneminde Türkiye’de dînî kurallara göre tanzim edilmiş olan şer’i hukuk ile, gelenek ve görenekler neticesinde ortaya çıkmış kurallardan oluşan örfi hukuk sistemine dayanan bir hukuk modeli uygulanıyordu. Hatta teokratik bir yapıda olan Osmanlı Devleti, şeriatı devletin etkin hukuku haline getirmişti. Dolayısıyla, Türkiye’de yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, başlattığı Batılılaşma hareketinin bir gereği olarak, Osmanlı hukuk sistemiyle yoluna devam etmesi mümkün değildi.

Modern hukuk kurallarını benimsemek arzusunda olan genç Cumhuriyet, aynı zamanda laiklik prensibini hukuk alanına da uygulamak ve kanun koyarken dînî esaslara bağlı kalmayarak, kanunları, akla, mantığa ve bilimsel sonuçlara dayandırmak istiyordu. Bu sebeple, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bir hukuk inkılâbı yapılarak, eski hukuk sisteminin değiştirilmesi gerektiğini düşünen Mustafa Kemal, 1 Mart 1924 tarihinde yaptığı Meclisi açış konuşmasında bu düşüncesini açıkça ortaya koyuyordu.

Aslında, 20 Ocak 1921 ve 20 Nisan 1924 tarihlerinde kabul edilmiş olan Anayasalar, bu alanda yapılmış önemli değişiklikler durumunda idi. Ancak, bunun yanında diğer kanunların da, Batı normlarına uygun hale getirilmesi ve modern hukuk kurallarına göre değiştirilmesi arzusu, sürekli gündemde tutulmakta idi. Bu konuyla ilgili olarak Mustafa Kemal, 5 Kasım 1925 tarihinde Mecliste yaptığı bir konuşmada; “Cumhuriyet Türkiye’sinde eski hayat kaideleri ile eski hukuk yerine, yeni hayat kaideleri ve yeni hukukun kaim olması bugün bir emri vakidir. Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek hukuk esaslarını temelinden hazırlamak teşebbüsündeyiz.” diyerek hem bu arzuyu dile getirmekte hem de bu konuda başlatılacak çalışmaların ilk işaretlerini vermekteydi.

İşte bu teşebbüslerin neticesinde hukuk alanında, özellikle 1926 yılından itibaren önemli inkılâplar gerçekleştirilmiştir.

Şimdi, gerçekleştirilen bu inkılâpları ele almaya çalışalım.

1. Medenî Kanunun Kabulü

Osmanlı Devleti’nde 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan Batılılaşma hareketiyle birlikte, bazı konularda şer’i hükümler yetersiz kalmaya başlamış ve bunun sonucu, yarı teokratik, yarı laik bir yapıda olan Mecelle hazırlanarak yürürlüğe konmuştu. Gerçi Mecelle de miras, aile, taşınır – taşınmaz mallardaki mülkiyet ilişkileri gibi konularda Fıkıh yani İslam hukukuna dayanan ve köklerini ona salmış olan bir kanundu ama, bunun yanında kara ticareti, deniz ticareti gibi konularda ise Fransız kanunları örnek alınarak hazırlandığından Fransız hukukuna dayanıyordu.

Mecelle, dînî esaslara dayandığı için yeni ihtiyaçlara göre değişme esnekliği gösteremiyor ve sadece Hanefi mezhebinden derlenen hükümler doğrultusunda hazırlanmış olduğundan zaman zaman yetersiz kalabiliyordu. Bu sebeple, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Batı normlarına göre hazırlanmış, Batı standartlarında bir Medenî Kanunu, hukuk alanında gerçekleştirilecek inkılâpların temeli olarak görmüştür.

Bu görüş doğrultusunda İsviçre Medenî Kanunu esas alınarak hazırlanan Medenî Kanun,  17 Şubat  1926 tarihinde kabul edilmiş ve 4 Nisan  1926’da yayımlanıp, 6 Ekim 1926’da da yürürlüğe girmiştir. 743 Kanun numarasıyla kabul edilmiş olan Medenî Kanun, 937 madde olup, şahıs hukuku, aile hukuku, miras ve aynî haklar olmak üzere toplam dört bölümden oluşmaktadır.

Ayrıca, 29 Mayıs 1926 tarihinde 864 kanun numarasıyla kabul edilmiş olan, “Kanun-u Medenînin Suret-i Mer’iyet ve Şekl-i Tatbiki Hakkındaki Kanun” ile de Medenî Kanun’un uygulamada doğabilecek bazı eksikleri tamamlanmıştır.

Yeni Medenî Kanun ile, Müslüman ve gayr-ı Müslimlere uygulanacak hukuk kaideleri tek bir esasa bağlanmıştır. Bunun sonucu olarak da bütün hukuk sistemimizin aynı esaslara göre yeniden oluşturulması icap etmiştir. Bu çerçevede, evlenme – boşanma, miras, kadın – erkek eşitliği vs gibi konularda çıkarılan kanunlarla, hem hukuk alanında hem de sosyal hayatta önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir.

Ayrıca, Türkiye’de yaşayan gayr-ı Müslimlerin, Medenî Kanunun kabulünden sonra, Lozan Antlaşmasıyla kendilerine verilmiş olan örf ve adet kurallarının uygulanması hakkından feragat ederek, Medenî Kanuna uymak istediklerini bildirmeleri de gerçekleştirilen değişikliklerin etki alanını genişletmiştir.

Türkiye’de Medenî Kanun’un kabulüyle, aynı zamanda, Avrupalı toplumları idare eden ve bütün insanlığın malı olan bir görüş de benimsenmiş olmaktadır.

Medenî Kanun’un, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medenî nikah esası ile 110. maddesinde yer alan hükmü, 7 Kasım 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 174. Maddesinde belirtilen İnkılâp Kanunları’nın Korunması kapsamında olup, Anayasanın kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılması ve yorumlanması söz konusu olamaz.

2. Ceza Kanununun Kabulü

Osmanlı hukuk sisteminde kabul edilmiş prensip gereği, insanlar, dinlerine göre farklı hukuk kurallarına tabî idiler. Bu sebeple, tabî oldukları kanunlar gereği, aynı suçu işlemiş olsalar dahi farklı cezalara çarptırılabiliyorlardı. Bu ise, temel prensibi eşitlik olması gereken hukukun, bu ilkeden uzaklaşmasına sebep oluyordu.

İşte, bunu önlemek maksadıyla Türk Ceza Kanunu, İtalya’dan adapte edilerek 1 Mart 1926 tarihinde kabul edilmiştir. Kabul edilen yeni ceza kanunuyla, Müslüman olan yada olmayan bütün vatandaşlara uygulanacak cezalar standart hale getirilmiş ve aynı suça aynı ceza esassı temel prensip olarak benimsenmiştir.

Ceza Kanunu ile ilgili olarak daha sonra da, Alman Federal Ceza Usulü Muhakemeleri Kanunu’nu tercüme edilerek, Ceza Yargılama Usulü Kanunu kabul edilmiştir.

3. Hakimler Kanununun Kabulü

3 Mart 1926 tarihinde kabul edilmiştir. Bu kanunla mahkemeler bağımsız hale getirilirken, hakimlere verecekleri kararlar sırasında baskı yapılmasının önüne geçilmiş ve kararlarını kanunlar çerçevesinde sadece vicdanlarının sesini dinleyerek vermeleri sağlanmıştır.

Ayrıca, siyasî güçlerin, hakimler üzerinde olabilecek olumsuz tesirlerinin önüne geçilmesi maksadıyla, tayin, terfi vs gibi işlerinin de kendi içlerinden oluşturulacak kurullar vasıtasıyla yapılması sağlanmıştır.

4. Ticaret Kanununun Kabulü

Alman ve İtalyan Ticaret Kanunları esas alınarak hazırlanmış olan yeni Ticaret Kanunu, Kara Ticaret Kanunu ve Deniz Ticaret Kanunu olmak üzere, iki bölümden oluşmaktadır. Kabul ve yürürlüğe giriş tarihleri farklı olan bu kanunlardan Kara Ticaret Kanunu 29 Mayıs 1926’da kabul edilmiş ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiş iken, Deniz Ticaret Kanunu ise, 13 Mayıs 1929’da kabul edilmiştir.

5. Borçlar Kanununun Kabulü

Borçlar Kanunu 8 Mayıs 1928 tarihinde kabul edilmiştir. Ticaret Kanunun bir tamamlayıcısı olarak kabul edilen bu kanun ile, ticaret hayatında sürekli yaşanabilecek alacak – borç sorunu belirli kurallar çerçevesinde çözümlenmeye ve tarafların karşılıklı zarar etmelerinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.

Ayrıca taraflar arasında ticarî ahlâkın korunmasının sağlanması da bu kanunun kabul sebeplerindendir.

6. İcra ve İflas Kanununun Kabulü

İsviçre İcra ve İflas Kanunu esas alınarak hazırlanan bu kanun, 24 Nisan 1929 tarihinde kabul edilmiştir. Daha sonra çeşitli konularda eksikleri görülen kanun, 1932 yılında günün şartlarına göre yeniden düzenlenmiştir.

Çeşitli tarihlerde kabul edilen bu kanunlarla birlikte, 1925 yılında ülkenin ihtiyacı olan hukukçuları yetiştirmek üzere Ankara Hukuk Mektebi’nin açılması, Baroların kurulması, Mahkemelerin yeni düzene uygun olarak kurulması ve kadınlara da kademeli olarak, 1930’da Belediye Meclisi seçimlerinde, 1933’te Muhtarlık  seçimlerinde  ve  nihayet  5  Aralık   1934  tarihinde  de  Milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkının verilmesi, şüphesiz hukuk alanında gerçekleştirilen köklü değişiklikleri ihtiva etmektedir.

Batı ülkelerinden alınan veya Batıdaki örnekler incelenerek hazırlanan bu kanunlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hukuk alanında gerçekleştirdiği büyük bir inkılâbı ifade etmektedir. Gerçekleştirilen bu inkılâp ile kabul edilen yeni kanunların ortak esprisi, kuşkusuz, teokratik nizama yani din kurallarına göre değil, laik nizama yani akla, mantığa ve bilime göre hazırlanmış olmalarıdır.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
KPSS Anayasa Kartları Soru Cevap