Şah İsmail’in Ortaya Çıkışı ve Osmanlı-Safevi Münasebet ve Mücadelesinin Başlaması

15 Mayıs 2014 tarihinde tarafından eklendi.

Şah İsmail’in Ortaya Çıkışı ve Osmanlı-Safevi Münasebet ve Mücadelesinin Başlaması

Osmanlı devletinin istikrarlı ve hızlı bir fetih devresine girdiği bu sırada, imparatorluğun doğu hudutları ötesinde mütemadi siyasi değişiklikler vukubulmakta idi. II. Bayezid’in saltanatının son yıllarında, bu siyasi değişikliklerin, artık Osmanlı devleti için de tehlikeli bir vaziyet aldığı görülmektedir. Nitekim Akkoyunlu devletinin yıkılıp, yerine yine onlar gibi Türk unsurlarından olan Safevi devletinin kurulması, bu devlet ile Osmanlılar arasında kronolojik bir mücadelenin başlamasına yol açmış, hem başlangıçta hem de sonraki yüzyıllarda, Osmanlı devletinin Avrupa devletleri ile olan cihâdî mücadelesine geniş ölçüde etki ederek, hızlı fetihlerin akabinde bir duraklamaya ve hatta gerilemeye sebebiyet vermiştir.

Safevi devletinin bu durumu, hristiyan devletlerce de iyi değerlendirilmiştir.

Safevi devleti, İran’da bir tarikat reisi olan Şeyh Safiyüddin Erdebîlfnin ismine izafeten bu isimle anılmaktadır. Ailenin bu ilk temsilcisi,  İran Azerbaycanı’nda Erdebil’de dünyaya  gelmiş, Halvetiye tarikatının kurcusu olan İbrahim Zâhid Ceylânî’ye intisap ederek büyük bir şöhret kazanmıştır. Hatta İlhanlı devleti hükümdarı Muhammed Hüdâbende ile diğer devlet erkanının da büyük itibarını kazanmıştır. 1334’te vefat eden ve koyu bir Sünni olan Safiyüddin Erbebîlî’nin yerine oğlu Sadreddin Musa, Erdebil şeyhi olmuştur. Daha sonra 1393’te aile silsilesini devam ettirmek üzere şeyhliğe Hoca Alâeddin Ali geçmiş, onun da ölümünü müteakip Şeyh İbrahim (1429-1447) Erdebil şeyhi olmuştur.

Siyasi emellerini gizli tutan, fakat dinî hüviyetleri ile İran, Irak, Anadolu, Suriye ve Horasan’da büyük bir itibar kazanan bu aile, Timur hanedanından yardım ve destek sağlamış, Bursa’da bulunan Osmanlı padişahlarınca da, kendilerine her yıl çerağ akçesi gönderilmiştir. Safiyüddin’den itibaren Sünni bir karakter arzeden bu aile, Hoca Ali’den itibaren Şiiliğe meyleder bir tavır göstermeye başladı.

Bu arada bir yandan müridlerinin sayıları olağanüstü artış gösterdiği gibi, bir kısım Türkmen boylarının da Erdebil şeyhine tâbi olmaya başladıkları görüldü. Bu aşiretlerden olan Rumlu, Musullu, Dulkadirli, Şamlı, Kozanlı, Kovanlı ve Koçaklar daha Alâeddin Ali zamanında itaatlerini bildirmişlerdi. Daha sonra bunlara, Ustacolu, Tekeli ve Baharlı Türkmen aşiretleri de iştirak ederek Erdebil’e gittiler. Yine Timur’un alaka ve müzaharetine nail olan Alâeddin Ali, Ankara savaşından alman Türk esirleri, kendi hizmetinde kalmaları şartı ile serbest bıraktırmıştı.

**Ancak ailenin asıl gelişmesi ve siyasi emellerinin ortaya çıkması, Şeyh İbrahim’in en büyük oğlu Cüneyd zamanında olmuştur.

Şeyh Cüneyd, Erdebil’de Sünni Şeyh Cafer ile anlaşamayınca, babasının müridlerinin bir kısmını yanına alarak Doğu Anadolu’da ve Azerbaycan’da dolaşan Türkmen aşiretlerin arasında gezinmeye ve fikirlerini yaymaya başladı. Bâtınî ve Rafızî fikirlerle devlete isyan eder hale getirdiği bazı boy ve ulusları Cihanşah’ın tedip etmeye kalkışması üzerine, dinî faaliyetlerini sağlamak maksadıyla siyasi mücadeleyi meşru hale getiren Şeyh Cüneyd, Akkoyunlu devletinin tazyiki sonucu Sivas dolaylarına geldi ve Osmanlı padişahından Kurdbeli’nin yurt olarak kendisine verilmesini istedi. II. Murad, Şiilik propogandası ile Anadolu halkının fikrî yapısını değiştirme niyet ve teşebbüsünü sezdiği için, ona 1.000 altın gönderip, Osmanlı hudutlarının dışına çıkarılmasını istemiştir. Şeyh Cüneyd, bu taraftan yüz bulamayınca, Karamanoğlu II. Taceddin İbrahim Bey’in yanma geldi ve Sadreddin Konevî’nin tekkesine misafir oldu. Yapılan münazaralarda, Kur’ân’ı tezyif edici sözler sarfettiği ve Şiilik propagandası yapmaktan çekinmediği için yüz bulamayan Şeyh Cüneyd, Varsakların arasına gelmiş, ancak Karamanoğlu’nun yakalanması için asker sevkettiğini öğrenince, İskenderun yakınında bulunan Arsuz kalesini Türkmen beyi Bilal Bey’in elinden alarak tamir ile yerleşmiştir.

Bir müddet burada kalıp, daha sonra Amik ovasında, Antakya ve Kilis taraflarındaki Türkmenleri kazanmaya çalışması, Memlûklü sultanların hoşuna gitmediği için takip olundu. Kendisine taraftar olan Türkmenlerin çoğu öldürüldü. Şeyh Cüneyd, bu arada Rumeli’de ve Anadolu’da bulunan Şeyh Bedreddin’in müridlerini de kendi etrafına çekmeye muvaffak olmuştu.

Haleb naibi Kambay’ın takibinden kurtulan Cüneyd, Niksar emiri Teceddinoğlu Mehmed BeyTe birleşerek, Trabzon üzerine yürüdü. Kale hariç şehri ele geçirdi ise de tutunamayarak müridleri ile Kelkit’e döndü (1454). Bu sırada Sivas beylerbeyisi Hızır Bey’in takibine uğrayan Cüneyd, Hısn-ı Keyfâ’da kışlayan Uzun Hasan’m yanına gitti. Uzun Hasan, dinî nüfuz ve müridlerinden yararlanmak gayesiyle kız kardeşi Hatice Begüm’ü, Cüneyd ile evlendirdi.

Dört yıl Diyarbakır’da oturan Cüneyd, müridlerini geniş bir bölgeye sevkederek propogandasını yaptırmış, bu arada silahlı müridleri ile Uzun Hasan’ı askerî seferinde desteklemiştir. 1459’da Uzun Hasan’dan ayrılarak Erdebil’e dönen Şeyh Cüneyd, Şeyh Cafer’in Cihanşah’ı yeniden aleyhine tahrik etmesi üzerine Erdebil dışına çıkıp, 12.000 kadar müridini yanma topladı ve Gürcistan üzerine bir gaza seferi yaptı. Gürcistan’da muhtelif köy ve kasabaları yağma eden Cüneyd, Şirvan hakiminin ihtarlarına aldırmadı. Bunun üzerine Şirvan hakimi Halilullah, bizzat Cüneyt’in üzerine yürümüştür. 3 Mart 1460’da meydana gelen şiddetli savaşta, Şeyh Cüneyd bir ok isabetiyle maktul düştü ve müridleri perişan bir halde etrafa dağıldılar. Cenazesi orada, Kuruyat mevkiine defnedildi.

Müridleri, vasiyeti üzerine yerine oğlu Haydar’ı Şeyh seçtiler. Şeyh Haydar, Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm’den dünyaya gelmişti. Haydar, 9 yaşına kadar Uzun Hasan’ın yanında kaldıktan sora Erdebü’e giderek şeyhlik postuna oturmuş ve dayısı Uzun Hasan’dan büyük destek görmüştür.

Cüneyd’in ölümü ile dağılan müridler de süratle Erdebü’e gelerek Şeyh Haydar’ın etrafında toplandılar. Uzun Hasan’ın kızı Halime Begüm ile de evlenen Şeyh Haydar, babasının intikamını almak maksadıyla, Gürcistan ve Kafkasya’ya sefere çıktı. Bu seferden büyük ganimetlerle dönen Şeyh Haydar, 1483 yılında ikinci seferini de gerçekleştirmiştir. Aldığı ganimetleri ve esirleri halka dağıtan Şeyh Haydar, fikirlerini çok geniş sahalara yaymayı başarmış, tarikatını güçlendirmiştir.

Akkoyunlu devletinin himayesinde bulunan Şirvan’ın saldırı hazırlığı içinde olduğu, buranın hakimi Ferruh Yaşar tarafından Sultan Yakub’a bildirilince, kendileri için de artık bir tehlike olmaya başlayan Haydar Tebriz’e davet edildi. Hareketinin siyasi olup olmadığı soruldu. Sultanın mümanaatına rağmen 1487’de Şirvan’ a saldıran Haydar, Sultan Yakub’un, Süleyman Bijen kumandasında gönderdiği kuvvetlerle Tebersârân’da yaptığı savaşta okla vurularak öldürüldü (9 Temmuz 1488).

Sultan Yakub, bundan sonra, Şeyh Haydar’ın oğullarını İstahr kalesine kapatmak suretiyle siyasi faaliyetlerini yasakladı. Bu çocuklar arasında, henüz küçük yaşta bulunan Şah İsmail de vardı. Sultan Yakub’un yerine geçen Rüstem, kardeşi Baysungur’a karşı kullanmak üzere Haydar’ın oğullarını serbest bıraktı. Savaşı kazandıktan sonra, Şeyh Haydar’ın büyük oğlu Sultan Ali’den çekinmeye başlayan Rüstem, onu öldürmeye teşebbüs etti. Sultan Ali kardeşlerini alarak Erdebü’e kaçtı. Yolda kendisini takip eden Rüstem’in kuvvetleri ile yaptığı savaşta attan düşen Sultan Ali, boynu kırılarak öldü (1494). İsmail ile diğer bir kardeşi, bir müddet müridler arasında saklandılar. Daha sonra da Geylan hükümdarı Kârkeyâ Mirza Ali’nin yanma götürüldüler. Rüstem’in, İsmail’i elde etmek için Geylan’a yaptığı seferde Lâhicân’a giderken, 1497 yılında Gude Ahmed ve Aybeg tarafından öldürülmesi üzerine, karşısında herhangi bir hasım kalmadığını gören İsmail, büyük babasının mirasını elde etmek gayesiyle siyasi hayata atıldı. Bu sırada henüz 13 yaşında bulunuyordu.

Akkoyunlu devletinde başgösteren saltanat kavgalarından yararlanan Şah İsmail, öteden beri ailesine bağlılıkları bilinen ve çoğu Anadolu’da yaşayan 7 Türk oymağına (Şamlu, Rumlu, Ustacalu, Tekeli, Dulkadir, Avşar ve Kaçar) mensup müridlerini etrafına topladıktan sonra, Arran ve Şirvan ülkelerine yürüdü. Akkoyunlulardan Elvend Bey’i Diyarbekir’e kaçıran Şeh İsmail, Tebriz’e gelerek saltanat tacını giydi. Bundan sonra, Irak-ı Arab ve Diyarbekir’i zapteden Şah İsmail, Elbistan’a kadar geldi. Bu arada Akkoyunlu hanedanına mensup kimi gördü ise öldürdü. Kendisine muhalif olan annesi Halime Begüm’ü de öldürmekten çekinmeyen Şah İsmail, Şiilik propagandasına büyük bir hız verdi. II. Bayezid’le de temaslar arayan Şah İsmail, bazı hediyelerle birlikte mektup göndererek fetihlerini bildirmiş, II. Bayezid de bir mektupla kendisini tebrik etmiştir.

Şah İsmail, devletinin gücünü artırmaya çalışırken, kendisine taraftar olan Anadolu halkına da sahip çıkıp, kendi tarafına çekmeye başladı. Babası Şeyh Haydar zamanında kabul edilen 12 dilimli kızıl taç ve külah, tarikatın alameti olarak seçildi ve bu külahı giyenlere de Kızılbaş (Surh-ser) denilmeye başlandı. Aynı zamanda şair olan ve Hatâî mahlası ile şiirler yazan Şah İsmail, Kırşehir, Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum bölgesinde yaşayan Türkmenler arasında büyük bir nüfuz tesis etmişti. Kendi şiirleri ve taraftarları arasında bulunan bir kısım şairlerin nefesleri, propaganda vasıtası olarak kullanılmak suretiyle, Anadolu’da büyük bir Sünni-Şii düşmanlığı yaratılmakta idi.

Bu arada bir kısım Alevi Türkmen halkın akın akın Tebriz’e giderek Şah’ın hizmetine girdiğini gören II. Bayezid, bunların bir kısmını Rumeli’ye sürdüğü gibi, İran’a gitmelerini de yasakladı. Şah İsmail, bu yasağı kaldırması için Bayezid’e mektup yazarak, müridlerinin kendisini ziyaret etmelerine izin verilmesini istedi. Ancak, Bayezid, gidenlerin ziyaret için değil, askerden kaçmak için gittiklerini belirterek bu isteği reddetti.

Şah İsmail, durumunu iyice güçlendirdikten sonra, daha önce Bağdad’dan kaçırdığı ve Dulkadirli Alâüddevle yanına sığınmış olan Murad Bey’in, Alâüddevle’yi tahrik ederek üzerine bir sefer tertip edeceğini haber aldı. Bunun üzerine, kendisi daha evvel harekete geçerek, Elbistan’a gitmek niyeti ile Osmanlı hududunu aşarak Tokat taraflarına geldi (1505). Erzincan’a da hücum eden Şah İsmail, sancak beyi Tokatlı Abdurrahman Bey’in şehid oluncaya kadar savunduğu şehre girememişti. Diğer taraftan Tokat’ı savunan Amasyalı Mehmed Paşazade Ali Bey de, Şah İsmail’i şehre sokmadı. Şah İsmail’in bu hareketi üzerine, II. Bayezid, Yahya Paşa kumandasında 8.000 azap, 6.000 yeniçeri ve 5.000 Arnavut askeri ile 18 sancak beyinin katıldığı bir kuvveti Anadolu’ya gönderdi. Ayrıca, bu hareketinin sebebi sorulduğunda, Şah İsmail, “Padişah benim babamdır. Onların memleketinde gözüm yoktur.” yollu bir cevap ile özür diledi. Aslında onun bu seferden maksadı, gayet iyi donattığı ordusunu Anadolu’da bir gösteriş için dolaştırarak, taraftarlarına moral vermek ve yeni taraftarlar kazanmak idi.

1507 yılında Şah İsmail tekrar Dulkadirliler üzerine geldi ve Elbistan’a girdi. Diyarbakır ve Harput’u da eline geçiren Şah İsmail karşısında dayanamayan Alâüddevle Bozkurt Bey, Turnadağı’na (Nurhak) çekildi. Oğullarından biri ile iki torunu Şah İsmail’e esir düştü. Maraş ve Elbistan’ı yakarak tahrip eden Şah İsmail, Dulkadirlilerin mezarlarından kemiklerini çıkararak yaktırma vahşetini de göstermiştir. Şah İsmail, bu seferde yaklaşık 40.000 kişiyi öldürdü. Yukarıda, Anadolu’ya gönderildiğini yazdığımız Yahya Paşa, Ankara’da ordugah kurmuş olduğundan, Safevi kuvvetleri ile çatışma durumu belirmişti. Ancak veziri Şeyh Geylânî’nin tavsiyesine uyan Şah İsmail, Ustacalu Mehmed Bey’i bu bölgede bırakarak Tebriz’e çekildi.

Bu arada, Alaüddevle Bozkurt Bey, Diyarbakır’ı geri alması için, oğlu Kasım’ı (Sarı Kaplan) gönderdi ise de, Ustacalu Mehmed Bey buna imkan vermedi. Kasım’ı yakalayarak öldürdü.

Şah ismail, ertesi yıl (1508), kardeşi Seyyid ibrahim’i Trabzon yağmasına gönderdi. Ancak, şahın hareketlerini yakından takip eden ve babası ile İstanbul’daki devlet erkanının bu tehlikeyi ciddiye almamalarına kızan Trabzon sancak beyi şehzade Selim, mukabele açmak üzere Safevi topraklarına girerek, Erzincan ve Bayburd’a kadar olan sahayı tahrip etti, Şah İsmail’in kardeşi de esir alındı. Şeybânî hanı ile arası bozuk olan Şah İsmail, Erzincan’a dört günlük mesafede ve yaklaşık 50.000 kişilik ordunun başında bulunmasına rağmen müdahele etmedi. Ancak II. Bayezid’e yazdığı mektupta sulh niyetlerini arzetti. Elçinin dönüşünü müteakip, Bayezid’in gönderdiği elçiyi, yere halı serdirmeden, ayakta durdurmak suretiyle soğuk karşılaması ise, pek sulhsever olmadığını göstermektedir.

Nitekim Osmanlı elçisinin, sırtındaki çok değerli kaftanı yere sererek üzerine oturması ve çekinmeden Osmanlı padişahının cevabını söyleyip çıkması, Ömer Seyfeddin tarafından “İncili Kaftan” adı ile hikaye edilmiştir.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Tarihte İlkler