Türk İnkılabını Hazırlayan İç Sebepler

9 Ocak 2014 tarihinde tarafından eklendi.

İÇ SEBEPLER

1. Mülki idarenin Bozulması

Osmanlı Devleti, eski Türk hakimiyet telakkisine göre veraset usulüyle tahta geçen hanedan mensuplarınca yönetiliyordu. Devletin başında Osmanlı hanedanına mensup bir hükümdar vardı. Hanedan üyelerinden kimin hükümdar olacağıyla ilgili kesin çizgilerle belirlenmiş bir kural yoktu. Bununla beraber Türk örf hukukuna göre tahta geçiş, bir gelenek şeklinde bazı prensiplere bağlanmıştı. Buna göre: İktidar, hanedan üyelerinin ortak malıdır. Başta bulunan hükümdar, kendisinden sonra tahta geçebilecek veliahtı tayin edebilir. Fakat öldükten sonra hanedan üyelerinin her biri, eğer güçleri ve nüfuzları varsa, sonucuna katlanmak şartıyla taht üzerinde hak iddia edip mücadele eder ve iktidara sahip olabilirlerdi.

Ancak ileriki dönemlerde bu usul değiştirilerek yerine “ekberiyet” yani hanedanın en büyük erkeğinin tahta geçirilmesi sistemi getirildi. Bu sistem taht kavgalarını ve dolayısıyla kardeş kanı dökülürek devletin iç bunalıma düşmesini önlemiştir; fakat iktidara gelişte sadece yaşın ölçü olması şahsi yeteneklere bakılmayışı, yetersiz hanedan üyelerinin de devletin başına gelmesine sebep olmuştur. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde şehzadeler yani padişah çocuktan, sarayda iyi bir eğitim aldıktan sonra, sancakların başına yönetici olarak gönderildi. Buradaki çalışmalarıyla devlet yönetimi konusunda tecrübe kazanan veliahtlar, savaş anında da komutanlık yeteneklerini gösterirlerdi. Böylece Osmanlı tahtına geçen kişi her yönüyle kendini yetiştirmiş bir idareci olurdu. (Mesela Yavuz Sultan Selim, Trabzon’un; Kanuni Sultan Süleyman da önce Şebinkarahisar, sonra da Bolu, Kefe ve Saruhan (Manisa)’ın idareciliğini üstlenmişti). Ancak XVII. yüzyıl başlarında veraset sisteminin değiştirilmesi esnasında bu usulün de kaldırılması ve şehzadelerin sarayda tutulup, sancaklara gönderilmemesi devleti idare edecek olan padişahın seviyesinin düşmesine sebep olmuştur. Bu düşüş en başta hükümdarlık müessesesini etkilemiş, dolaylı olarak devletin bütün kademelerine tesir etmiştir. Yani devlet kademesindeki yeteneksiz kişilerin amirliği, sevk ve idaresi yukarıdan aşağı doğru mülki idarenin tüm kademelerini-vezirlik, divan teşkilatı, eyalet teşkilatı vs. teşkilatların bozulmasına sebep olmuştur. Bu da umumi bir çöküntüye yol açmıştır.

2. Ordu Teşkilatının Bozulması

Osmanlı askeri teşkilatı başlıca şu kısımlardan oluşuyordu; Kapıkulu Ocağı, Tımarlı Sipahiler (Eyalet askerleri) ve Donanma. Türk Ordusu tarihi içinde Osmanlı Kara ve Deniz Kuvvetleri’nin önemli bir yeri vardır. Bu devletin zamanında, her müessesede olduğu gibi ordu müessesenin de son derece iyi tekamül ettiği dikkat çekmektedir.

Osmanlı Ordusu başlangıçta yaya ve müsellemlerden (atlı) oluşan, savaş zamanlarında toplanan bir uç beyliği ordusu niteliğindeydi. Devletin kurulmasından sonra yaşanan gelişmelere paralel olarak ordu da yeniden teşkilatlandırıldı. Devlet tam manasıyla tekamül ettiğinde Osmanlı kara ordusu Yeniçeri Ocağı (Kapıkulu) ve Tımarlı Sipahiler olmak üzere iki kısımdan oluşuyordu.

Yeniçeri Ocağı, I.Murat döneminde kurulmuş ve merkezde daimi olarak bulunan bir ordudur. İlk defa 1000 kişilik devşirme ile açılan ocaktaki asker sayısı Fatih döneminde 15.000, Kanuni döneminde 40.000 ve II. Mahmud döneminde 100.000’i aşmıştır. Tımarlı Sipahiler ise toprak sistemine bağlı olarak memleketin çeşitli yörelerinde yetiştirilen askerlerdir. Devletin zirve dönemlerinde ordunun çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Ancak daha sonraki yıllarda her iki kısım askeri birlik de çağın gerektirdiği yeniliklere ayak uyduramamışlardır. Bu geri kalmışlık nedeniyle XVIII. ve XIX. yüzyılda özelllikle Ruslar karşısında yetersiz kalmıştır. Bilhassa XIX. yüzyılda Osmanlı Ordusu eski savaş gücünü kaybetmiş, disiplinsiz, amirine başkaldıran yenilik denemelerine set olan bir insan grubu görünümü almıştır. Özellikle Yeniçeri teşkilatı düşmandan çok kendi yönetimini ve halkı korkutan bir ordu hüviyetine bürünmüştür. Pek çok devlet adamı ve sadrazamın, hatta bazı padişahların hayatına kasteden isyanlar çıkaran ocak, artık kendisinden vazgeçilecek bir unsur haline gelmiştir.

Preveze deniz zaferiyle Akdeniz’de en üstün güç haline gelen Osmanlı donanması, XVII. yüzyılda geriledi. Avrupa’daki gemi teknolojisine ayak uyduramayan donanma, XIX. yüzyılda çöküşü yaşadı. Akdeniz’deki rakip ülke donanmaları karşısında hiçbir varlık gösteremez hale geldi. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na neredeyse denizlerde gücü yok halde girdi.

Dünyanın bu en büyük ordusunun gerilemesinin başlıca sebepleri şunladır:

a) Osmanlı Devleti’nin, kuruluş yıllarındaki dinamizmini devam ettirememesi, bunun sonucunda gelişen Avrupa orduları karşısında yetersiz kalması.

b) Avrupa orduları ateşli silahlarla donatılırken, Osmanlı Devleti’nin bu konuda gerekli duyarlılığı göstermemesi, Yakınçağda dışarıdan modern silah ithal etme çabalarının da yetersiz olması.

c)   Uğranılan yenilgilerin ordunun bünyesinde moral çöküntüsü meydana getirmesi. Bu çöküntünün tedbir alınarak izale edilmesi yerine teşkilatın ihmale uğraması ve sonuçta gerek Yeniçeri, gerekse Tımarlı Sipahi teşkilatının büyük bir çöküşe uğraması.

Kuruluş yıllarında zamanının en disiplinli ve güçlü askeri teşkilatı olan Yeniçeri Ocağı’nda, zamanla korkunç bir disiplinsizlik almış yürümüş, eskiden düşmanın en büyük korkusu olan Yeniçeri, düşmandan kaçar hale gelmiştir. Savaş zamanı büyük bir kısmı bulunamayan askerlerin pek çoğu, devletten ulufesini (maaş ) alırken, asıl işi olan askerliği bir yana bırakarak, dışarda başka işlerle uğraşmaya başlamıştır. Belirtilen sebeplerden dolayı gücünü iyice yitiren Ocak, ancak 1826’da II. Mahmud tarafından kaldırılabilmiştir.

Tımarlı Sipahi sisteminin bozulmasında, bu teşkilatla doğrudan alakalı olan “dirlik” denilen toprak sisteminin bozulması rol oynamıştır. Bir hizmet karşılığı verilen dirlikler hakkı olanlara, ehil olanlara verilmeyerek, ihtimasla rastgele şahısların eline geçti. Sonuçta bundan en büyük zararı Tımarlı Sipahiler, dolayısıyla ordu gördü.

Özellikle III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde yeni ordu düzenlemelerine gidilmiş fakat bu kolay olmamıştır. Ancak XX. yüzyıl başlarında dünya standartlarına göre bir ordu oluşturulabilmiştir. Fakat bir takım politik çekişmeler bu ordunun da başarısını engelleyecektir. Bilhassa Balkan savaşlarında bu durum acı bir şekilde görülmüştür.

3. İlmiye Teşkilatının Yetersiz Kalışı

Osmanlı ilmiye Teşkilatı XV. ve XVI. yüzyıllarda çağdaşlarına göre oldukça ileri bir seviyedeydi. Fatih döneminde Osmanlı Medreseleri, gerek eğitim kadrosu, gerekse program bakımından çok zengindi. Başlıca hocaları; Molla Hüsrev, Molla Gürani, Ali Kuşçu, Ak Şemseddin ve daha birçok yerli ve yabancı hocalar vardı. Okutulan dersler; Kur’an, Fıkıh, Kelam, Hadis gibi dini ilimlerin yanı sıra Matematik, Kimya, Fizik, Astronomi, Geometri, Tarih, Coğrafya, Tıp ve Felsefe gibi pozitif ilimlerdi. Fatih’in bizzat kendisi Arapça, Farsça, Slavca, Grekçe bildiği gibi, dini ve pozitif bilimlere vâkıf bir hükümdardı.

Yükselme devirlerinin devlet adamlarını ve devlet kadrolarını yetiştiren bu Osmanlı İlmiye Teşkilatı, XVIII. ve XIX. yüzyıla gelindiğinde çok farklı bir mahiyet almıştır. Zamanın şartlarına göre Avrupa’daki  ilmi  gelişmeleri takip edemediği gibi, büyük program değişikliğine uğrayarak kendi sahip olduklarını da kaybetmiştir. Örneğin Yakınçağ medresesi program yönünden XV. yüzyıl Osmanlı Medresesi’ne göre çok gerilemiş, ders programlarında pozitif ilimlere yok denecek kadar az yer vermiştir. Bu da devlet idaresinde görev alan şahısların yetişmesini olumsuz yönde etkilemiştir.

Diğer taraftan zamanla medrese, ilimle yani esas göreviyle uğraşmayan bir kurum haline geldi. Buna paralel olarak siyasetle uğraşmaya başladı. Bu durum, medreseye hem itibarını hem de muhtariyetini kaybettirip, onu siyasetin emrine soktu. Müderrisler yani ulemâ sınıfı, maddi ve siyasi menfaatler elde etmek için ilmi, sanatı ve medreseyi vasıta olarak kullandılar. İlmi payeler kayırma ve rüşvetlerle elde edilmeye başlandı. Medrese ilim yuvası, müderrislik ve hocalık meslek olmaktan çıktı. Bu şekilde çöken medrese, kendisiyle birlikte devleti ve toplumu da çöküşe sürükledi. Medrese bu duurumu hiç farketmediği gibi, fark edenlere de fırsat vermedi. Ne kendini yenilemeye teşebbüs etti ne de kendi dışında bir yeniliğe, değişikliğe fırsat tanıdı.

Osmanlı İlmiye Teşkilatı, yönetim bakımından da bütünlük göstermiyordu. Sıbyan Mektepleri Evkaf Nezaretine, Rüştiye ve İdadier Maarif Nezaretine bağlıydı. Medreselere ise Şeyhülislamlık ve Meşihat Makamı bakmaktaydı. Bunlar dışında yabancı devletlerin kurduğu Yabancı Okullar ve Azınlık Okulları eğitimde büyük bir kargaşa gösteriyordu.

Yakınçağda özellikle II. Mahmud döneminde eğitimle ilgili reformlar yapılmaya çalışıldı, ancak bu reformlar medresenin dışında oldu. Yani eğitimde birlik sağlanamadı. Bir taraftan medreseler devam ederken diğer taraftan başka okullar eğitimini sürdürdü. Eğitimde bu ikilik cumhuriyet devrine kadar devam etmiştir.

4. Adliye Mekanizmasının Çöküşü

Devlet hayatında adaletin büyük yeri vardır. Adalet kurumu, Türk devletlerinde başlangıçtan beri var olan üç temel kurumdan biridir (Diğerleri ordu ve maliyedir). Osmanlı Devleti’nin sınırlarının genişlemesinde adalet mekanizmasının da rolü büyük olmuştur. Osmanlı adaleti değişik toplumlar üzerinde büyük rağbet görmüştür. XIX. yüzyıl Osmanlı ülkesinde adaletin yerini rüşvet, adam kayırma ve menfaat almıştır. Bu devirlerde tayin edilen valiler ve kadılar çoğunlukla hak ve hukukun değil, daha çok kendi menfaatlerinin yanında yer almışlardır. XVI. yüzyıldaki bir İbn Kemal, bir Ebussuûd Efendi gibi adalete simge olmuş şahıslar artık yoktur.

Dünyadaki büyük sosyal patlamaların sebepleri arasında en başta adaletin çürümesi ve zaafa uğraması yer alır. Mesela eski Roma’da daha sonra Fransa’daki olaylarda böyle olmuştur. Türk devletlerinde ise bu tür büyük sosyal patlamalar pek görülmez. Sebebi de Türk devletlerinin adalet kavramı üzerinde daha hassas davranmaları ve pek çok unsurun önüne adaleti koymalarındandır. Yalnız adaletini kaybeden Türk devletlerinin çöküşü de hızlanmıştır. İşte Osmanlı Devleti’nde de adaletin yara alışı bu devlettte sosyal patlamalar meydana getirmemiş, fakat devlet hızlı bir çöküş dönemine girmiştir.

5. Ekonomik Yapının Bozulması

Osmanlı ekonomisi, büyük ölçüde zirai ekonomiye dayanıyordu. Dirlik sistemi içerisinde toprağı işleyenler gelirlerine göre vergilendirilirdi. Devlet, yükselme devirlerinde oldukça iyi işleyen bir maliye sistemine sahipti. Özellikle vergi konusu son derece dikkatli takip edilmekteydi. Mesela devlet, taşınamayan arazi geliri vergisi yanında küçük baş hayvan, büyük baş hayvan hatta daha küçük hayvanların bile sayımını yaparak düzenli şekilde vergisini almaktaydı. Bundan başka deniz ticareti, liman ve gümrük gelirleri hazinenin diğer gelirleriydi. Bir de kazanılan zaferlerden elde edilen ganimetin 1/5’i devlet hazinesine gelir teşkil etmekteydi.

XVI. yüzyılda devlet mali yönden de dünyanın en güçlü devletidir. Örnek olarak; İnebahtı’da yanan donanmanın yerine 300 parçalık yeni donanma birkaç ay içerisinde yapılıp denize indirilmiştir. Bu günümüzün süper devletlerinin bile (Günün şartları göz önünde bulundurularak) gerçekleştirebilecekleri bir başarı değildir. Yine bu dönemde yapılan imar faaliyetleri ve sanat eserleri de devletin mali yönden gücü hakkında bir fikir vermektedir. Fakat daha sonraki dönemlerde, diğer konulardaki gerilemeye paralel olarak ekonomide de büyük bir gerileme baş göstermiş, devlet son zamanlarında iflasla karşı karşıya kalmıştır.

Bunun belli başlı sebepleri şunlardır:

a) Başlangıçta Fransa’ya daha sonra Avrupalı devletlere verilen kapitülasyon denilen ticari imtiyazlar ve bunların   Osmanlı Devleti aleyhinde gelişme göstermesi.

b) Batıdaki Sanayi İnkılâbının Osmanlı Devleti’nde gerçekleştirilememesi ve sanayi ürünlerinin yerli Osmanlı el sanatlarını ezmesi ve eritmesi.

c) Kaybedilen savaşlar sonucunda, ödenmek zorunda kalınan tazminatlar ve artan askeri giderler.

d) Dışarıdan alınan borçların ödenememesi sonucunda kurulan Duyun-u Umumiye Teşkilatı. Bu teşkilat devlet içinde devlet gibi çalışmış ve devletin pek çok gelir kaynağına el koymuştur.

e) Artan rüşvet ve suistimal olayları ve devlet adamlarının bu alandaki yetersizlikleri.

f) Ekonomik alanlardaki faaliyetleri düzeltecek insan unsurunun yetiştirilmeyişi.

g) Sömürgecilik sonucunda, özellikle İspanyolların Güney Amerika’dan getirdikleri altınlar yüzünden Avrupa’yı sarsan büyük enflasyonun Osmanlı Devletini etkilemesi.

h) Dirlik sisteminin bozulması sebebiyle zirai faaliyetlerin aksaması ve devletin vergi toplayamaz hale gelmesi.

i) Coğrafya Keşifleri sonucu dünya ticaret yollarının değişmesi ve Osmanlı ülkesinin daha önce elinde tuttuğu ticari avantajları kaybetmesi.

Devletin son zamanlarında ekonomi büyük ölçüde elle yapılan tarıma dayanıyordu. Bunun dışında el dokumacılığı, ipekçilik ve askeri amaçlı birkaç fabrika vardı. Bunların yanında demiryolları ve özel haberleşme bilhassa telgraf şebekesi yapımında devlet, bazı olumlu adımlar atmışsa da yeterli olamamıştır.

6. Azınlıkların Devlet Aleyhindeki Faaliyetleri

Osmanlı Devleti’nin idaresi altında değişik din ve milliyetlere mensup topluluklar yaşamaktaydı. Bu toplulukların her biri Osmanlı çatısı altında olmaktan memnunlardı. Fakat Yakınçağ’da Avrupa ülkelerinin kuvvetlenmesi ve Osmanlı azınlıklarına el atmaları, bu toplulukların her birinin devlet aleyhinde faaliyet göstermesine sebep oldu. Bu ayrılıkçı faaliyetlerde din ve milliyet faktörleri etkili oldu. Fransız İhtilali ile yayılan milliyetçilik fikirlerinin etkileri ve Rusya’nın kışkırtmalarıyla önce Balkan milletleri istiklal mücadelesine giriştiler. Türklerin çoğunlukta olduğu sahalarda yüzyıllardan beri yaşayan azınlıklar da vardı. Bunların başında Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler gelmekteydi. Osmanlı Devleti’nin son döneminde bilhassa Rum ve Ermenilerin kurdukları gizli cemiyetler, devlet aleyhindeki faaliyetleriyle dikkat çekiyordu. Rumlar, kurdukları Etniki Eterya cemiyetiyle bağımsız bir Yunanistan devletinin doğmasına ve bunun Türkler aleyhine gelişme göstermesine çalıştılar. Ermeniler ise kurmuş oldukları Taşnak ve Hınçak adlı terör örgütleriyle pek çok suikast ve bombalı saldırıda bulunup devleti yıprattılar. Son olarak 1915’te Doğu Anadolu’daki halkımıza karşı giriştikleri katliam sonucu Anadolu dışına atılmaya mecbur edildiler.

Anadolu’daki Rumlar ise, Yunan işgali sırasında batı Anadolu Bölgesinde ve Karadeniz Bölgesinde Türklere karşı terör eylemlerine giriştiler, işgal kuvvetlerine yardım ettiler. Onların bu olumsuz tutumu sebebiyle Büyük taarruzun zaferle sonuçlanmasının ardından, Lozan Andlaşması hükümleri gereği Batı Trakya Türkleri ile mübadele edildiler. Böylece Rum meselesi de büyük ölçüde halledilmiş oldu.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Tarih Şifreleri